Kaynak: Gülistan Korban

“Örgü peynir olmadan kahvaltı olmaz. Soframızda o peynir yoksa sanki hiçbir şey yememiş gibi hissediyorum” diyor 58 yaşındaki Nermin Akay, Diyarbakır’ın Tarihi Peynirciler Çarşısı’nda elindeki taze peynir tartılırken.

Biraz ileride, aynı çarşıda 60 yaşındaki Sinan Kutlu da tezgâhın önünde durmuş, elindeki örgü peyniri dikkatle inceliyor. “Karacadağ’ın sütü bir başka,” diyor. “Tadı çocukluğumdan kalma gibi.”

Diyarbakır’ın coğrafi işaretli örgü peyniri
Kaynak: Gülistan Korban

Otuz yıldır aynı çarşıda peynir satan Şehmus İla da meşhur Karacadağ peynirinin tadını sütten aldığına katılıyor:

“Karacadağ’da otlayan koyun ve keçinin sütü başka olur; daha yağlı, daha yoğun. Bu sütle yapılan peynir, erirken bile kendini belli eder. Bir kez alırsınız, bağımlısı olursunuz…”

Peynirci Şehmus İla
Kaynak: Gülistan Korban

Diyarbakır örgü peyniri, kentin kahvaltı sofralarının vazgeçilmezi. 2017 yılında coğrafi işaret alarak Türkiye’nin koruma altına alınan geleneksel ürünleri arasına giren peynir, incecik, lifli yapısı, kontrollü olgunlaşması ve damakta bıraktığı yoğun tatla diğerlerinden ayrılıyor.

Ama bu lezzetin ardında görünmeyen bir emek var. Diyarbakır’ın sofralarından eksilmeyen tescilli örgü peynir, aslında Karacadağ’ın eteklerinde göçebe hayat süren birkaç ailenin emeğinin ürünü.

Zor bir yaşam

Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinden her bahar göç eden birkaç Kürt ailelerin emeği olmadan Karacadağ peyniri sofraya ulaşamıyor.

Karacadağ, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, Diyarbakır, Mardin ve Şanlıurfa sınırlarının kesiştiği, 1957 metre rakımlı taş bir dağ. Her yıl Urfa’dan göç eden Tekin ailesi de yüzyıllardır devam eden bir döngünün parçası.

Nisan aylarında 300 koyunla yola çıkıyor, günlerce süren patikaları aşarak dağın eteklerine ulaşıyorlar. 65 yaşındaki Gazal Tekin, ömrünü neredeyse bu dağlarda geçirmiş.

Anne Gazal Tekin koyun ve keçilerin sütlerini sağarken
Kaynak: Gülistan Korban

“Çocukken ailemle gelirdim” diye hatırlıyor Karacağ’daki ilk günlerini elektriği olmayan çadırının önünde dururken. “Evlendikten sonra da gelmeye devam ettim. Zor bir yaşam ama başka bir hayat bilmiyoruz.”

“Kadınlar hem ev işlerini yapar hem hayvanlara bakar. Yaşadığımız yerlerde yazın hayvan yemi almak masraflı olduğu için buralara geliyoruz, 5-6 ay kalıyoruz.

“Koyunlarımızı, keçilerimizi otlatıyoruz. Sağdığımız sütten peynir, yoğurt, lor peyniri, tereyağı yapıyoruz. Kalan sütü de buradaki sütçülere satıyoruz.”

Çadırlarda hayat sabah ezanıyla başlıyor. Kadınlar erken saatlerde kilometrelerce yürüyüp kuyulardan su taşıyor. Bidonlar eşeklerin sırtında taşlık yollardan geçiyor. Çadırlarda buzdolabı yok, yiyecekler günlük hazırlanıyor.

Karacadağ’da kadın olmak da çocuk olmak da genç olmak da zor. Çocuklar okula değil, hayvanları otlatmaya gidiyor. 22 yaşındaki Yusuf annesiyle su taşırken, 16 yaşındaki Baran sürüyü otlatıyor. 18 yaşındaki Bahar ise günün çoğunu çadırda yemek ve temizlik yaparak geçiriyor. Erkek kardeşleri her ne kadar ilkokulu bitirmiş olsa da Bahar o kadar şanslı değil.

“Burada okula gitmek aile için ayrı bir dert,” diyor. “6-7 ayımızı dağda geçiriyoruz. Nasıl okula gidelim ki?”

Bizim yürümekte zorlandığımız taşlı arazide, ailenin babası Abdulkadir Tekin düz yoldaymışçasına hızlı adımlarla ilerliyor. Sürüyü taşlı yolda yürütürken yanında Baran var.

Baba Abdulkadir Tekin sürünün başında
Kaynak: Gülistan Korban

“Burası bizim topraklarımız,” diyor baba Tekin. “Kendimi bildim bileli buralardayım. Gece ışık olmadan bu taşların arasından yürüyorum, o kadar iyi tanıyorum bu toprağı. Tabii ki çocuklarım okusun, okula gitsin isterdim ama şartlar böyle… elimden ne gelir ki.”

Kuru mevsim

Havalar soğurken sonbahar artık kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Göçerlerin ilkbaharla geldikleri dağ eteklerini terk etme zamanı yaklaşıyor. Nisan ayında kurulan çadırlar Ekim’de birer birer toplanıyor, sürüler köy yollarına dönüyor. Rüzgârın yönü değişiyor, Karacadağ yine sessizleşiyor.

Göçerler dönüş yolunda
Kaynak: Gülistan Korban

Ancak mevsim geçişleri de zaman içinde değişmiş. Karacadağ’da her yıl biraz daha erken kuruyan otlaklar, iklim değişikliğinin izlerini taşıyor.

“Süt artık eski süt değil,” diyor anne Gazal Tekin. “Yağ azaldı, ot yok, su bulmak zor. Koyun da insan gibi susuz kalınca hastalanıyor.”

Yaşanan iklim değişikliği ve su kıtlığının yanı sıra mera baskısı da göçerlerin hayatını etkiliyor. Gazal Tekin’e göre çetin doğa koşulları ve bölgedeki köylülerle yaşanan arazi gerilimleri, her yıl biraz daha az ailenin göç yoluna düşmesine neden oluyor. Türkiye’nin birçok noktasında tarım arazilerinin genişlemesiyle göçer ailelere yönelik düşmanlık da artıyor, bu durum yer yer şiddetli çatışmalara yol açabiliyor.

Karacadağ’da göçün azalması, Diyarbakır sofralarının gözdesi örgü peynirin de kaderini tehdit ediyor. Göçerlerin sayısı azalıyor, peynirin geleceği belirsizleşiyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *