Kaynak: Ingrid Woudwijk

Eski Antakya’nın kalbinden geçen Kurtuluş Caddesi’nin Roma döneminde meşalelerle aydınlatıldığı ve dünyanın ilk ışıklandırılan caddesi olduğu söylenir.

Ancak bu kış gecesinde cadde karanlık. Tek ışık, iki yanı inşaatlarla çevrili yolun etrafında kamp kuran inşaat işçilerinin yaktığı küçük ateşlerden geliyor. Bir zamanlar Roma askerlerinin ve tüccarların cirit attığı bu görkemli cadde bugünlerde çamur ve çukurlarla kaplı.

Bata çıka ilerlenen yolda uzanan ahşapların üzerinden yürüyünce yol Eski Antakya Meyhanesi’ne çıkıyor. Karanlığın ve soğuğun ortasında bir tek burası sıcak. Kısa bir süre önce açılan meyhanenin içini anason kokusu kaplamış. Kadehler tokuşturuluyor, mezeler elden ele geziyor ve içerideki sohbetin sesi elektrikli ısıtıcının cızırtısını bastırıyor. Meyhanenin dışında Antakya hâlâ bir şantiye. İçerideyse, kendini hatırlayan bir şehrin sesleri yankılanıyor.

Antakya’da Kurtuluş Caddesi üzerinde, kalıntıların ve inşaatların ortasında yeni açılan bir meyhane.
Kaynak: Ingrid Woudwijk

Üç yıl önce yaşanan 6 Şubat depremlerinin ardından Antakya bir taraftan binaları ayağa kaldırırken, diğer yandan bin yıllara uzanan yemek kültürünü oluşturan koşulları da yeniden yaratmaya çalışıyor. Antakya’da insanlar hâlâ yiyip içmeye devam ediyor ancak depremin getirdiği yıkım yemek ritüellerini oluşturan mekanları, toplumsal dokuyu ve beraberinde yemekleri de değiştiriyor.

“Bunlar yine iyi günler” diyor el arabasında zahter satan bir satıcı Uzun Çarşı’nın birkaç yüz metre uzağındaki yeni çarşının yakınlarında. Eskiden taş dükkanların arasında uzanan labirenti andıran dar geçitlerin kimyon, sabun ve mis gibi yemek koktuğu Eski Çarşı’nın olduğu yerde şimdilerde inşaat makineleri var. Esnaf, Ağustos ayında biraz ileride kurulan prefabrik çarşıya taşınmış.

Antakya’nın tarihi merkezinde yaşanan yıkım
Kaynak: Ingrid Woudwijk

Satıcıya göre son yağan yağmurlardan önce durum daha kötüydü, şehir merkezinin tamamı tozla kaplıydı. “İnsanlar evlerinden bile çıkmadılar” diyor. “Çok zaman bir şey satacak müşteri yoktu.”

Yeni çarşı alanının yakınında Antakya’yı kuzey-güney doğrultusunda bağlayan son yollardan biri uzanıyor. Havayı kaplayan inşaat tozundan korunmak için birçok Antakyalı maske takıyor. Satıcı da dahil birçoğu sık sık öksürüyor.

Satıcı ile yeni çarşı alanının arasında Antakya’yı kuzey-güney doğrultusunda bağlayan son yollardan biri uzanıyor. Durdurduğumuz yerin biraz ilerisinde inşaatlar var, trafik yoğun. Havayı kaplayan inşaat tozundan korunmak için birçok Antakyalı maske takıyor. Satıcı da dahil birçoğu sık sık öksürüyor.

“Ne zaman sipariş götürsem sefere çıkıyorum gibi” diyor prefabrik bir dükkanda hizmet veren Vitamin Kasabı’nın kuryesi İsmail Çayır.

Yollardaki çukurların ve çamurun ötesinde, şehrin haritası da her gün değişiyor. Şantiyeler bazı blokları yutarken eskiden binaların olduğu adalar boşalabiliyor. İnşaatlar rotayı değişirken şöförler her gün şehri yeniden öğreniyor. Çayır, depremden üç yıl sonra bile tanıdık adreslere giderken yolunu kaybedebildiğini söylüyor.

Aysel Ertuğrul, artık evi olan 21 metrekarelik konteynerin önünde otururken
Kaynak: Ingrid Woudwijk

A&A Doğal Lezzetleri’nin sahibi Faruk Atcı’nın bir zamanlar şehrin merkezinde yer alan dükkanı da Uzun Çarşı’nın yanındaki bir başka prefabrik alışveriş alanına taşınmış. Atcı, depremden sonra en çok yaşanan sıkıntının kalifiye işçi bulmakla ilgili olduğunu söylüyor.

Depremden sonra Antakya nüfusunun çoğu dağılmış. Düzenli geliri veya kurulu düzeni olanların çoğu hayatlarını başka bir yerde yeniden kurmuş. Ancak Atcı, bu duruma iyi tarafından da bakıyor.

“Başka şehirlere taşınanlar, diyasporadakiler yeni bir pazar yarattı” diyor. “İnsanlar özlemlerini memleketten gelenlerle gidermeye çalışıyor.”

Gidenlerin arayışı Antakya’da kalanlarda da devam ediyor.

“Depremden önce bildiğimiz yerlere gitmeye çalışıyoruz” diye anlatıyor Atcı yeni Antakya’daki alışkanlıklarını. “Eskiyi hatırlatan yerleri seviyoruz.”

Ancak bugünlerde akşam dışarıda vakit geçirmeye pek fırsatı yok. Depremden sonra evini Arsuz’a taşıyan Atıcı’nın her gün trafiğe bağlı olarak üç ila dört saatini yolda geçirmesi gerekiyor. “Çabuk yiyip gidecek hale geldik” diyor. “Çünkü oturup yiyecek yer ve zaman kalmadı.”

Faruk Atıcı kendi dükkanı, A & A Doğal Lezzetleri’nde
Kaynak: Ingrid Woudwijk

Antakya’da yemek her zaman karın doyurmaktan çok daha fazlasıydı, insanlar anı zamanla ölçerdi. Düğünler, hiç bitmeyen bayramlar ve gündelik buluşmalar gecenin geç saatlerine uzarken, uzun sofralar da şehrin toplumsal mimarisini oluştururdu. Bir restoran sahibinin dediği gibi “Antakyalılar doymak için değil, o kültürün bir parçası olmak için” yemek yerdi.

Harbiye’de tandır evi işleten Filiz Dudaklı da benzer şeyler hissediyor. Yıllardır çalıştırdığı tandır evini depremlerden sonra birkaç defa baştan kurmak zorunda kalmış. İşine büyük yatırım yapan Dudaklı, yaşananların ardından bir kez daha taşınması gerekirse bu işi bırakacağını söylüyor. Dükkanın önünde bekleyenleri gösterek “sırayı görüyorsunuz” diyor. “Ama sürekli yeni koşullara uyum sağlamaya çalışmaktan yoruldum.”

Dudaklı arsa sahipleri dükkanının bulunduğu bölgeyi inşaata aldıkça ya da kirayı artırdıkça taşınmak zorunda kalmış. Ancak ona göre sorun yalnızca ekmek pişirecek bir yer bulabilmekle de sınırlı değil. Bir diğer sorun da ekmeği bu kadar güzel yapan malzemelere ulaşmak. Dudaklı pişirdiği çoğu ekmekte eski usül çekilmiş tam buğday unu kullanıyor ve Antakya’da bu unu üreten son değirmen yıkım tehlikesiyle karşı karşıya.

Erken dönem Hristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olan Antakya’nın şehir merkezinde yıkılmış bir kilise.
Kaynak: Ingrid Woudwijk

Mahmut Mısırlıoğlu’nun babasından kalan değirmen binlerce yıllık bir gelenekle un öğüten az sayıda yerden biri. Burada tahıllar büyük dairesel taşların birbirinin üzerinde dönmesiyle öğütülüyor.

“Sizin yediğiniz unların hemen hepsinde kimyasal beyazlatıcılar var” diyor Mısırlıoğlu. Ailesinden kalan değirmendeki eleklerin ahşap çerçevelerine ve değirmenin taş tekerleklerine dokunurken, eski dostlarına bakar gibi görünüyor. Havada uçuşan un tozunun makinelerin üstüne konduğu değirmen yeni sallanmış bir kar küresine benziyor.

Mahmut Mısırlıoğlu, ailesine ait taş değirmende unu elekten geçiriyor.
Kaynak: Ingrid Woudwijk

Depremden önce bile niş bir müşteri kitlesi olan bu değirmende katkı malzemeleri kullanılmıyor.

“Müşterilerimizin yüzde 70’ini kaybettik,” diyor Mısırlıoğlu. Bir zamanlar un tedarik ettikleri birçok fırın ve restoran kapanmış, eskiden altı işçisi olan değirmende bugünlerde Mısırlıoğlu’yla birlikte yalnızca iki kişi yarı zamanlı olarak çalışıyor.

Değirmenin binası yeni imar planlarına göre yıkılacak. Mısırlıoğlu, makinelerin taşınamayacağını söylüyor. Ağır taşlar yıllar içinde kalibre olmuş ve mekanın kendisiyle iç içe geçmiş. Değirmeni kültür mirası olarak muhafaza etmek için destek aramış ama bulamamış.

Filiz Dudaklı (sağda), işlettiği tandır evinde diğer kadınlarla birlikte ekmek hazırlıyor.
Kaynak: Ingrid Woudwijk

“Bizden sonra bu iş bitecek” diyor. “Son değirmen duracak ve ekmeğin tadı artık başka olacak.”

Şimdilik ise Eski Antakya kendini toparlarken değirmenin taşları da dönmeye devam ediyor. Kurtuluş Caddesi’ndeki yeni meyhanenin pencelerinde ışıklar yanarken, önceki geceye göre biraz daha kalabalıklaşacak sofralar kuruluyor.

*Bu haber Inside Turkey ve Institute of War & Peace Reporting’in katkılarıyla ilk olarak Roads & Kingdoms’da yayımlanmıştır.

**Bu habere Burcu Günaydın Özkaya da katkı sundu.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *