Tavuk döner böyle servis ediliyor (Kaynak: Pexels)
AUTHOR

Uçak İstanbul’a iniş yapmadan kısa süre önce Sibel’in durumu iyice kötüleşti. Hatay’da öğle saatlerinde tavuk döner yedikten birkaç saat sonra midesi bulanmaya ve kusmaya başlamıştı. İstanbul’a yaklaşırken durumu o kadar kötüleşti ki pilot öncelikli iniş istedi ve uçak acil iniş yaptı.

“Ellerimde kasılma başladı, tansiyonum düşmüştü. Nabzımı zor alıyorlardı; o an öleceğimi düşündüm” diyor uçaktan sedyeyle indirilen Sibel.

Tıbbi müdahaleden sonra Sibel’in durumu hızlıca iyileşti, ancak yaşadığı gıda zehirlenmesi, yalnızca o günü değil sonraki alışkanlıklarını da değiştirdi. Hatay’daki dönercide daha önce de yemek yemiş ancak artık bildiği yerlere bile tereddütle yaklaşıyor.

Benzer bir deneyimi 2025 baharında İstanbul’da yaşayan Elif ise kentteki bir fuar alanı yakınındaki bir restoranda tavuk kanadı yemesinden kısa süre sonra fenalaştığını anlatıyor: “Soğuk soğuk terlemeye başladım ve birkaç dakika içinde de kustum..”

İki olay da birbirine çok benziyor ve Sibel ile Elif aynı sebepten şüpheleniyor: artan maliyetler karşısında düşen gıda kalitesi.

“Fiyatlar sürekli artıyor, işletmeler müşteriyi kaybetmemek adına zam yapmak istemiyorlar” diyor Sibel. “[Ama] bir yerden kısmak zorunda kalıyorlar.”

Kaynakların daralması

Uzmanlara göre Türkiye’de gıda güvenliği sorunu yeni değil: Son yıllardaki yüksek gıda enflasyonu üretimden tüketime uzanan zincirini zorlayarak hijyen, depolama ve denetim alanlarındaki zayıflamayı daha görünür hale getirdi.

İstanbul’da bir dönerci
(Kaynak: Pexels)

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) Şubat 2026’da yayımladığı rapora göre, Türkiye’de 2025 yıllık manşet enflasyon yüzde 30,9, gıda enflasyonu ise yüzde 28,3 olarak kaydedildi. Türkiye’deki enflasyon krizi, OECD ülkelerinin arasındaki en ciddi vakalardan biri.

Sağlık birimlerinin arasındaki koordinasyon eksikliğinden dolayı Türkiye’de gıda güvenliğini bütüncül olarak değerlendirmek zor. Türkiye’de gıda kaynaklı hastalıkları gerçek zamanlı ve bütüncül biçimde izleyen güçlü bir ulusal kayıt sistemi bulunmuyor. Hastanelere başvuran vakalar, aile hekimliği kayıtları ve toplu zehirlenme bildirimleri farklı kanallar üzerinden takip ediliyor.

Ancak birçok doktor ve sağlık çalışanının gözlemleri, gıda güvenliğinin kötüye gittiğine işaret ediyor. Acil serviste 15 yılı aşkın süredir görev yapan ve ismini vermek istemeyen bir doktor, son yıllarda özellikle zamların artmasıyla paralel olarak gıda zehirlenmesi şikâyetiyle gelen hasta sayısında artış gözlemlediğini söylüyor.

“Hastalar ishal ve kusma şikâyetiyle geliyor ama sudan mı, gıdadan mı kaynaklandığını çoğu zaman öyküye dayanarak anlamaya çalışıyoruz” diyor.

Mücadele yöntemleri

İşletme sahipleri de artan maliyetlerin kendilerini zor duruma koyduğunu söylüyor, ancak tabii ki hepsi güvenlikten ödün vermiyor. Beşiktaş’ta kafe-bar işleten işletmeci, özellikle 2026 itibarıyla donmuş ürünlere gelen zamların mutfak maliyetlerini doğrudan artırdığını söylüyor.

“Fritöz ürünlerini büyük marketlerden soğuk zincirle alıyoruz. Maliyeti satış fiyatına yansıtmak zorundayız ama her zam müşteri tarafında bir sınırla karşılaşıyor” diyor.

Alkol ürünlerindeki vergi ve fiyat artışlarının da işletme üzerinde baskı yarattığını kaydeden işletmeci, öte yandan tedarik imkanlarının da daraldığını anlatıyor.

“Eskisi kadar alternatif yok” diyor. “Büyük firmalar birçok markayı tek elde topladı. Aynı tedarikçiyle devam etmek zorunda kalıyoruz.”

Beşiktaş’taki mekan, artan giderler karşısında çözümü yeni personel almak yerine mevcut iş yükünü paylaşıp menüdeki seçenekleri azaltarak maliyeti kontrol etmekte bulmuş. Müşterilerse “gelmeye devam ediyor ama daha az harcıyor” diyor işletmeci.

Kimler tehlikede?

Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu Başkanı Uzm. Dr. Nasır Nesanır’a göre gıda zehirlenmesine en açık gruplar çocuklar, yaşlılar, hamileler, kronik hastalığı bulunanlar ve bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler.

Nasır Nesanır
(Kendi arşivi)

Ancak Nesanır, gıda güvenliğinin yalnızca akut zehirlenme vakalarıyla sınırlı görülmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Düşük kaliteli hammaddeler, aşırı tuz ve katkı maddeleri, uygun olmayan depolama koşulları gibi unsurların uzun vadede kalp-damar hastalıkları, obezite ve metabolik rahatsızlık riskini artırabileceğini belirtiyor.

Düşük gelirli gruplar da gıda güvenliğine dair sorunlardan etkilenme tehlikesiyle karşı karşıya.

“Özellikle öğrenci yurtları, cezaevleri ve işçi yemekhaneleri gibi toplu beslenme alanlarında sunulan gıdaya bağımlı olanlar daha korunmasız,” diyor Nesanır.

TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Funda Uyar Özpınar da gıda enflasyonunun tüketici tercihlerini belirlediğine dikkat çekiyor.

“Bir gün yiyip üç gün yememek gibi bir seçenek yok. İnsanlar bütçelerine uygun ürüne yöneliyor,” diyor Özpınar.

 Ancak fiyatı olağan dışı düşük ürünler konusunda uyaran Özpınar, tavuk döner gibi soğuk muhafaza edilmesi gereken ürünlerde düşük fiyatların risk işareti olabileceğini belirtiyor:

“Etin ve tavuğun maliyeti belli. Bu maliyetin altında satılan ürünlerde bir yerde eksiklik vardır.”

“Tavuk çok ucuzsa, olması gereken koşullardan biri tam sağlanmıyor olabilir. Etin kilo fiyatı belliyken çok düşük fiyatlı sucuk mümkün değil. İnsanlar bütçesi sınırlı olduğu için alıyor ama içeriğinin ne olduğu her zaman net değil.”

Özpınar’a göre bu durum bir kısır döngü yaratıyor: Fiyat baskısı tüketiciyi daha ucuz ürüne yönlendirirken artan talep de düşük kaliteli üretimin devamını sağlıyor.

Güvenlik nasıl artırılabilir?

Çözümün yalnızca bireysel dikkatle sınırlı olmadığını vurgulayan ve “Bunu yönetmek kamunun görevi” diyen Özpınar, kısa vadede tüketicilerin alabileceği bazı temel önlemler olduğunu söylüyor.

Funda Uyar Özpınar
(Kendi arşivi)

Dışarıda yemek yerken ürünlerin iyi pişmiş olmasına dikkat etmek, çiğ ve pişmiş gıdaları aynı ortamda tutmamak ve muhafaza sıcaklığını düzgün ayarlamak riski azaltıyor. Bir de tabii mümkün olduğunca evde yemek hazırlamak. Ancak Özpınar bunun herkes için sürdürülebilir bir çözüm olmadığını da ekliyor.

Uzun vadeli ve kamusal bir politika gerektiğini söylüyor Özpınar. Okullarda anaokulundan itibaren gıda güvenliği ve sağlıklı beslenme eğitiminin yaygınlaştırılması gerektiğini, çocukların mevsimsel, yerel ve dengeli ürünler tüketmenin önemini erken yaşta öğrenmesinin, bilinçli tüketim alışkanlığı kazandırabileceğini ifade ediyor.

Özpınar’a göre sağlıklı gıdaya erişimin yalnızca bilgiyle değil, imkânla da ilgili. Bu nedenle okullarda ücretsiz ve dengeli öğün uygulamalarının yaygınlaştırılmasının fiyatların yarattığı dengesizliği kırabileceğini belirtiyor.

Uzmanların dikkat çektiği bir diğer noktaysa Türkiye’deki denetim mekanizmalarının geliştirilmesi gerekliliği.

TTB’den Nesanır, mevzuatın büyük ölçüde uluslararası standartlarla uyumlu olduğunu ancak uygulamada denetim sıklığı ve şeffaflık konusunda sorunlar bulunduğunu söylüyor. Denetimlerin risk temelli ve düzenli olması gerektiğini ancak çoğu zaman gıda zehirlenmesi vakalarından sonra devreye girdiğini belirtiyor.

Acil serviste görev yapan hekim de denetim meselesinin güçlü ve sürekli bir öncelik olması  gerektiğini ifade ediyor.

Özpınar ise cezaların tutarlı olarak uygulanması gerektiğini ve yalnızca denetimlerin yeterli olmayacağını vurguluyor: “Her gün denetim yapsanız bile gıda enflasyonu düşmezse güvenli gıdaya erişim sorunu devam eder.”

AUTHOR
Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *