Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından İstanbul’daki konsolosluk binasında yarıya indirilen İran ulusal bayrağı. Kaynak: Ingrid Woudwijk
AUTHOR

Türkiye’de yaşayan İranlılar için savaş, aile fertleriyle yapılan gergin telefon görüşmelerini, sosyal medyada geçirilen sonsuz saatleri ve değişime dair zor tartışmaları da beraberinde getiriyor

Serin bir Ramazan akşamı bir kafede toplanan İranlı arkadaşların bir gözleri hep telefonlarında, sosyal medyadaki güncel gelişmeleri takip ediyorlar. Türkçe ve Farsça arasında gidip gelen sohbet fincan tıkırtıları ve telefonlardan gelen kesintisiz bildirimlerin sesini bastırıyor.

“Gece 3’te bile haberlere bakmak için uyanıyorum,” diyor 37 yaşındaki mühendis Nima.

Ortadoğu’da yaşanan savaş Türkiye’de yaşayan birçok İranlı için yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda oldukça kişisel. Savaş aile üyeleriyle yapılan gergin telefon görüşmelerini, sosyal medyada geçirilen sonsuz saatleri ve değişime dair zor tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Türkiye’deki İranlıların tepkileri, Ankara’nın içinde bulunduğu zorlu diplomatik pozisyonu da yansıtıyor: Türkiye bir yandan göç dalgasını ve çatışmaların yayılmasını önlemeye çalışan bir komşu ülkeyken, bir yandan da Tahran ve Washington arasında ince bir denge tutturmaya çalışıyor.

Nima ile arkadaşı Pouya, İran’ın kuzeybatısındaki Doğu Azerbaycan eyaletinde bulunan Tebriz’de doğup büyümüşler. Bölgedeki milyonlarca kişi gibi kendilerini Türk olarak tanımlıyorlar ve ana dilleri Türkçe. 30 milyonu aşkın nüfuslarıyla İran Türkleri, ülkedeki en büyük topluluklardan birini oluşturuyorlar.

İstanbul Esenler Otogarı’nda Van’a giden otobüsler, İstanbul’dan memleketlerine dönen İranlılar için yaygın olarak kullanılan bir güzergâh.
Kaynak: Ingrid Woudwijk

Son şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde uygulanan Farslaşma politikaları Doğu Azerbaycan’a siyasi ve kültürel baskı olarak yansırken, İran Türkleri 1979 İran Devrimi’nde kritik bir rol oynamıştı.

Nima’ya göre Tahran ve başka Fars kentlerinin aksine Tebriz’de son şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin yeniden yönetime gelmesi, çok da destek bulan bir fikir değil.

Pouya ise monarşinin geri gelmesini destekleyen kişileri anladığını söylüyor.

“Pehlevi’yi seviyorlar diye değil de mevcut durum değişsin diye destekliyorlar daha çok,” diyor. “’Tek alternatif budur’ diyorlar. Bazıları da devrimden öncesini cennetmiş gibi hatırlıyor. Sadece güzel şeyleri görüyorlar. Ama bu mümkün mü? Bir şeyler 1979’dan önce de kötüydü ki devrim oldu.”

İki arkadaş da şah destekçilerine katılmasalar da değişim talebini anlıyorlar.

“Devlet de çok büyük yanlışlar yaptı,” diyor Nima. “Mahsa Amini protestolarında da, son protestolarda da. Ama bunun çaresi yabancıları desteklemek değil.”

“Rejimimizi sevmiyoruz ama böyle yıkılmasını da istemiyoruz,” diye ekliyor Pouya da.

Yedi yıldır Türkiye’de yaşayan Tahranlı Nazanin ise daha iyimser.

“Neticede ülkemin insanlarının hak ettikleri demokrasiyi ya da özgürlüğü göremeyeceklerini biliyorum ama bu yaşananlar bana umut veriyor” diyor.

İran’daki ailesi ve arkadaşlarıyla iletişim kuramamaktan endişe duysa da, Nazanin rejim çökerse geçiş sürecini şahın yönetebileceğine inanıyor.

“Bana umut veren tek düşünce İran’daki İslami rejimin tamamen çökmesi ve seküler bir devlet ya da monarşinin kurulması” diyor.

‘BUNDAN DAHA KÖTÜ OLAMAZ’

Hamidreza’nın İstanbul’un “İran Caddesi”ndeki dükkanı “sangak” İran ekmeği, İran şekerlemeleri ve geleneksel kıyafetlerle dolu ancak stoklara savaş başladığından beri yeni bir ürün eklenmemiş.

İslam Devleti’nin sonunun geleceğine dair umutlu olan Hamidreza, savaşın ilk gününde düzenlenen hava saldırısında öldürülen Ayetullah Ali Hameney’in ölümünü kutlamak için hurma tatlısı dağıtıyor.

İstanbul’da ‘İran Sokağı’ olarak adlandırılan yerdeki birçok İran dükkanından biri olan Armoni İran Market’in vitrininde sergilenen pirinç çuvalları ve ithal ürünler.
Kaynak: Ingrid Woudwijk

“Bundan daha kötü olamaz,” diyen Hamidreza’ya göre Pehlevi, özgür ve laik bir İran devletinin önünü açabilir.

İran’dan yedi yıl önce ayrılan Hamidreza, çatışmalar başladığından beri kız kardeşini yanına gelmeye ikna etmeye çalışmış, ancak başaramamış. İran vatandaşları Türkiye’de 90 gün boyunca vizesiz kalabiliyor. İki ülke arasında şu an uçuş olmasa da üç sınır kapısı açık. Bazı İranlıların Türkiye’ye geçişi sürse de bu kişilerin çoğu Türkiye üzerinden başka ülkelere geçen çifte vatandaşlar.

Bazıları da yolu tam tersi istikamette takip ediyor. İstanbul Esenler Otogarı’nda Van’a gidecek bir otobüse binmeyi bekleyen 10’dan fazla kişinin arasında, aslında İngiltere’de okuyan genç bir İranlı da var. “Ailesi ve ülkesi için” geri döndüğünü söylüyor.

“Adalet istiyoruz” diyen genç, adını vermek istemiyor.

Siyasi ayrılıkların ötesinde, ülkelerinden uzakta yaşayan birçok İranlı, ailelerinin tehlikede olduğunu bile bile olayları uzaktan izlemekte zorlandıklarını söylüyor.

Neredeyse üç yıldır Türkiye’de yaşayan İranlı psikolog Sapideh, duygusal yükün ağırlığına dikkat çekiyor.

“Orada ne olup bittiğini bilmediğimiz için çok zor,” diyor Sapideh. İnternet kesintileri ve bağlantı sorunları sebebiyle yurtdışında yaşayan birçok İranlı, ülkelerinde kalan akrabalarına ulaşmakta zorlanıyor.

“İnsanlar sürekli acı verici görsellere, haberlere ve hikayelere maruz kalıyorlar ancak ellerinden bir şey gelmediğini hissediyorlar” diyor.

Bu gerilim İran diasporasındaki tartışmaları artırırken farklı siyasi görüşler de yer yer birbiriyle çatışıyor.

“Yurtdışında yaşayan İranlılar büyük ve çeşitli bir topluluk, farklı geçmişlere ve siyasi görüşlere sahipler” diye açıklıyor Sapideh. “Bazen bu farklılıklar tartışmalara ve gerginliklere sebep olabiliyor ancak öte yandan da birlik duygusu hissediyoruz ve birbirimize yardımcı oluyoruz.”

Doğu sınırında gerilim tırmanırken, Türkiye’nin pozisyonu da giderek zorlaşıyor. ABD ile yakın ilişkileri bulunan NATO üyesi Türkiye, aynı zamanda İran’la da derin bir geçmişi paylaşıyor.

Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Bölümü’nde Türkiye-İran ilişkilerinde uzmanlaşan araştırmacı Karabekir Akkoyunlu, Ankara’nın çatışmadan uzak dururken iki tarafla da iletişimi muhafaza etmek istediğini söylüyor.

“Türkiye’nin önceliği, her şeyden önce, kendi sınırlarını korumak ve bu savaşın içine çekilmemek” diyor Akkoyunlu. “Şu ana kadar bunu başarmış gibi görünüyor.”

Akkoyunlu’ya göre Ankara’nın savaşa yön verme becerisi sınırlı olsa da gelecekte daha büyük bir rol oynaması mümkün.

“Türkiye’nin konumu ve Erdoğan’ın iki tarafla olan ilişkileri, Ankara’nın arabuluculukta en azından bir taraf olmasına, denge politikasını sürdürmesine ve çatışmaların içine çekilmekten kaçınmasına imkan sağlayabilir,” diyor.

Türkiye’de toplumun büyük kısmının savaşa karşı olduğunu ve bu hissiyatın siyasi mahallelerin çizgilerinin ötesine geçtiğini gözlemlendiğini belirten Akkoyunlu, yaşananların toplum tarafından daha basit çerçevelerde algılandığını düşünüyor:

“Birçok kişi İran’daki baskı rejiminin boyutunu tam olarak anlamıyor. Söylemler oldukça basit, çoğunlukla savaşı emperyalist planlar ya da Mossad komploları ile açıklıyorlar ve sahada olan bitene yeterince önem vermiyorlar.”

Arka planda, Ankara’da bir denge politikası yürütülüyor. İran sınırındaki Van’da ise savaşın etkileri çok daha elle tutulabilir, gözle görülebilir durumda.

İstanbul’daki İran Konsolosluğu
Kaynak: Ingrid Woudwijk

“Van için İranlılar olmazsa olmaz,” diyor Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndan Erkan Afşar. Savaş kentin ekonomisini etkilemeye çoktan başlamış.

Savaşın başlangıcından beri otel rezervasyonları ile turizm etkinlikleri azalırken bu durum konaklama sektöründen restoranlara birçok alanı etkileniyor.

Yeni bir göç dalgası yaşanıp yaşanmayacağına dair endişeler sürerken sınırdaki geçişlerde savaşın başlangıcından bu yana büyük bir değişim gözlemlenmedi.

Afşar, sınırdaki coğrafyanın ve güvenlik önlemlerinin büyük ölçekli geçişleri zorlaştırdığını belirtiyor.

“Şu anda hem gelmek isteyen çok yok hem de gelmek isteseler de yasadışı bir şekilde geçebilecekleri bir durum yok,” diyen Afşar, bölgedenin dağlık coğrafyasının, sert kış koşullarının ve sınıra örülen duvarın, geçişleri Suriye sınırından daha zor kıldığını belirtiyor.

Öte yandan, Afşar’a göre savaşın uzaması ya da İran içinde yaşanabilecek politik dalgalanmalar büyük bir göç dalgasını tetikleyebilir.

Savaş devam ederken Türkiye’deki İranlılar mesafe ile bağlılık arasında sıkışıyor, telefonlarından bütün gelişmeleri takip etmeye çalışırken evden gelecek bir haberin yolunu gözlüyor.

İranlı psikolog Sapideh, bu yıl 20 Mart’ta kutlanan Nevruz’un da savaşın gölgede kaldığına dikkat çekiyor.

İran’da yeni yıl kutlaması olarak görülen Nevruz’da aileler geleneksel olarak, yaşam, gelişim ve yeniden doğuşu temsil eden sembollerle süslenen “Haft sin” sofralarının etrafında toplanıyor.

“Nevruz neşe ve yeni başlangıçları temsil ediyor,” diyor Sapideh İran yeni yılından yaklaşık 10 gün önce yaptığımız görüşmede. Ama bu sene zor, özellikle ülkemden ve ailemden uzakken. Sesi titriyor.

Bu sene Nevroz bir kutlama gibi hissettirmese de Sapideh umudunu kaybetmemeye çalışıyor.

“Haft sin sofrasındaki her şey yaşamı temsil ediyor,” diyor. “Belki bu sene de soframızı  kurmalıyız, yeniden başlayabileceğimizi ve yaşadıklarımızla başa çıkabileceğimizi insanlara göstermek için.”

Gonca Tokyol & Ingrid Woudwijk

AUTHOR
Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *