Geçen aylarda Türkiye’de art arda yaşanan iki okul saldırısı, genç erkeklerin şiddet eğilimlerine dair geniş çaplı tartışmalar başlattı.
Şanlıurfa’da 14 Nisan’da yaşanan okul saldırısında 19 yaşındaki bir erkek 16 kişiyi yaraladı ve olay yerinde hayatını kaybetti. Ertesi gün, Kahramanmaraş’ta 13 yaşında bir çocuk ortaokulundaki 10 kişiyi öldürdü ve olay yerinde hayatını kaybetti.
Türkiye’de yaygın olmayan okul saldırıları ‘taklit etkisi’ne dair endişeler doğururken öğretmenlerin ve çocuk gelişimi uzmanlarının genç erkeklerde gözlemlediği öfke problemlerine dair de soru işaretleri oluşturdu.
Deniz, son dokuz yıldır okul yöneticiliği yapan 14 yıllık bir öğretmen. Son yıllarda öğrenciler arasında büyüyen öfkenin yalnızca sosyal medya etkisiyle açıklanamayacağını düşünüyor.
“Toplumsal kimliğimizi kaybettik” diyor Deniz. Genç eğitimciye göre aileler ve çocukları arasındaki bağ giderek zayıflıyor. “Artık akşam aile yemekleri, ailece televizyon izlemek gibi şeyler kalmadı” diye devam ediyor. “Herkes aynı evin içinde ama kendi ekranında.”
OECD’nin 2025 tarihli “Sosyal Bağlar ve Yalnızlıklık” raporu da benzer bir duruma dikkat çekiyor. Rapora göre gençler, özellikle de genç erkekler, son yıllarda daha az yüz yüze sosyalleşiyor ve sosyal destek hisleri zayıflıyor.

(kendi arşivinden)
Çocuk ve genç psikiyatristi Prof. Dr. Damla Eyüboğlu da bu tür saldırıların çoğu zaman uzun süredir biriken bireysel, sosyal ve toplumsal kırılmaların sonucu olduğunu söylüyor. Eyüboğlu’na göre yalnızlık, dışlanmışlık, değersizlik hissi ve karşılanmamış ruhsal ihtiyaçlar zamanında fark edilmediğinde şiddet davranışları daha görünür hale gelebiliyor.
İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Aslı Tunç, son yıllarda şiddetin hem dijital platformlarda hem gündelik hayatta giderek daha görünür hale geldiğini düşünüyor. Ona göre bu saldırıları yalnızca Türkiye’ye özgü ya da münferit olaylar olarak değerlendirmek mümkün değil.

(kendi arşivinden)
“Şiddet o kadar hayatımızın bir parçası haline geldi ki” diyor Dinç. “Kadına yönelik şiddet, azınlıklara karşı kullanılan nefret dili ve gündelik hayattaki öfke… Hepsi aynı sarmalın içinde.”
Tunç’a göre, sosyal medya bu şiddet dilini yalnızca görünür hale getirmiyor aynı zamanda hızla dolaşıma sokuyor. Özellikle gençler için şiddet içerikleri artık yalnızca haberlerde karşılaşılan görüntüler değil, algoritmalar aracılığıyla sürekli tüketilen, yorumlanan ve yeniden üretilen bir dijital kültürün parçası.
Taklit etkisi
Kahramanmaraş’ta yaşananların ardından polis kaynakları, 14 yaşındaki saldırganın WhatsApp profilinde 2014 yılında ABD’de bir saldırı gerçekleştiren ve ‘incel’ kültürünün parçası olan Elliot Rodger’a atıfta bulunan bir görsel kullandığını açıkladı.
Incel kavramı ilk ortaya çıktığı dönemde, “kadın ya da erkek, yalnız ve hiç cinsel ilişkiye girmemiş veya uzun süredir ilişkisi olmayan” kişileri tarif etmek için kullanılıyordu. Aradan geçen 30 yıla yakın sürede incel kültürü, kadına nefretle özdeşleşen bir topluluğa evrildi.
Tunç’a göre bu tür referanslar, şiddet anlatılarının dijital platformlar aracılığıyla ülkeler arasında nasıl dolaşıma girdiğini gösteriyor.
“Kahramanmaraş’taki saldırganın ABD’deki saldırılardan etkilendiğini biliyoruz” diyor Tunç. “Bugün hiçbir şiddet olayına tamamen yerel ve dünyadan yalıtılmış olarak bakamıyoruz.”
Benzer tartışmalar son yıllarda Avrupa’da da görünür hale geldi. İngiltere’nin Plymouth kentinde 2021 yılında silahlı saldırı gerçekleştiren Jake Davison’ın da çevrimiçi incel kültürüne ve kitlesel saldırganlara ilgi duyduğu biliniyordu.
Tunç’a göre, özellikle sosyal medyada editoryal filtrelerin ortadan kalkması şiddet söylemlerinin yayılması riskini daha da artırıyor ve ‘taklit etkisi’yle birlikte saldırıların yolunu açıyor.

(kendi arşivinden)
“Görüntülerin, failin hikâyesinin ve şiddet detaylarının kontrolsüz biçimde dolaşıma girmesi şiddetin romantize ve estetize edilmesine ve yeniden üretilmesine yol açabiliyor,” diyor Tunç. “Eskiden gazeteciliğin editoryal bir süreci vardı; haber belli filtrelerden süzülerek okura ulaşırdı. Oysa bugün sosyal medyada hiçbir kontrol olmadan yapılan analizler, görüntüler ve paylaşımlar ne yazık ki şiddetin görünürlüğünü artırıyor.”
Klinik psikolog Dr. Serap Altekin’e göre ise taklit etkisi başka şekillerde de ortaya çıkabiliyor. Saldırıların büyük yankı bulması, kendisini görünmez, değersiz ya da dışlanmış hisseden bir gençte “ben de görülebilirim” hissi yaratabiliyor.
Aidiyet arayışı
Uzmanlar, özellikle ergenlik döneminde aidiyet ihtiyacının belirleyici olduğuna dikkat çekiyor. Aile ya da sosyal çevresiyle bağ kurmakta zorlanan gençler, kendilerini kabul edilmiş hissedecekleri alternatif topluluklara yöneliyor. Dijital platformlar ise bu ihtiyaca hızlı ve filtresiz bir alan sunuyor.
“Kendi benliğini değersiz gören bir genç onu harcamaktan çekinmez” diyen Eyüboğlu’na göre uzun süre yalnızlık, dışlanmışlık ve değersizlik hissi yaşayan gençler zamanla bu duyguları içselleştirebiliyor. Destek görmeyen ve kendini ifade edecek güvenli alanlar bulamayan gençler için öfke etrafında birleşme bir çıkış yoluna dönüşebiliyor.
“Özellikle şiddet içerikleriyle yoğun şekilde karşılaşan bazı gençlerde bu içerikler zamanla duyarsızlaşmaya yol açıyor” diyor Altekin. “Bazıları içinse güç ve kontrol fantezileriyle birleşebiliyor.”
Uzmanlara göre, genç erkekler arasında öfke ve şiddetin artmasını yalnızca internet kullanımıyla açıklamak mümkün değil. Türkiye’de günlük hayatta da şiddet ve agresyon normalleştiriliyor.
Özellikle erkek çocukların nasıl yetiştirildiğinin bu noktada belirleyici rol oynadığına dikkat çeken Eyüboğlu, “Ülkemizde erkek cinsiyetiyle agresyon arasında maalesef kanıksanmış bir ilişki var” diyor. “Şiddet, çok küçük yaşlardan itibaren sorun çözmenin normal bir yolu olarak öğretilebiliyor.”

İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Tunç da son yıllarda gençlerin kadın-erkek ilişkilerine ve toplumsal cinsiyet rollerine bakışında görülen belirgin değişime dikkat çekiyor.
“Her neslin bir öncekinden daha progresif olmasını bekleriz ama şu anda öyle değil” diyor Tunç.
“Özellikle ilişkilerde ve kadın-erkek rollerinin daha keskin tanımlanmasında şaşırtıcı bir geri dönüş görüyorum. Görünüşte modern yaşamı takip eden gençler arasında bile değer yargıları ve toplumsal cinsiyet rolleri konusunda çok daha muhafazakâr tutumlar yaygınlaşabiliyor.”
Ipsos ve King’s College London tarafından 29 ülkede 23.000 kişiyle yapılan araştırma da benzer bir tabloya işaret ediyor. Araştırmaya göre[3] Z kuşağı erkeklerin üçte biri “eşlerin kocalarına itaat etmesi gerektiğini” düşünürken, yüzde 24’ü kadınların “fazla bağımsız görünmemesi gerektiğini” söylüyor. Araştırmacılar, ekonomik baskılar ve dijital kültürde yayılan katı erkeklik anlatılarının bu eğilimde rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.
Şiddeti önlemek
Okul yöneticisi Deniz’e göre uyarı işaretleri çoğu zaman tamamen görünmez değil.
“Çocukların duygu durumundaki değişiklikler çok net gözlemlenebiliyor” diyor. “Bir anda içine kapanıyorlar, farklı davranışlar sergilemeye başlıyorlar. Yazdıkları yazılardan, derste verdikleri örneklerden bile anlayabiliyorsunuz.”
Deniz’e göre aileler de, okullar da bu sinyallerle nasıl başa çıkacağını bilmiyor. Kahramanmaraş saldırısına ilişkin soruşturmada da benzer iddialar gündeme geldi. Saldırganın ailesinin çocuğun psikolojik durumunu göz ardı ettiğini ve sorumluluklarını ihmal ettiğini savunan Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’na göre aile, okul rehberlik servisinin çocuğun çocuk psikiyatri polikliniğinde tedavi görmesi yönündeki önerilerine rağmen psikiyatrik destek için başvuruda bulunmadı.
Deniz’e göre ailelerin çocuklardaki değişimi kabul etmek istememesi, sürecin en kritik noktalarından biri. Öğretmenler çocukların yaşadığı sorunları ailelerle paylaştığında çoğu zaman “çocuktur yapar” ya da “siz benim çocuğumu etiketliyorsunuz” gibi tepkilerle karşılaştıklarını söylüyor.
Psikolog Altekin dünyada okul şiddetini azaltmaya yönelik en etkili yöntemlerin yalnızca güvenlik önlemlerine değil, erken müdahaleye ve güven ilişkisine dayandığını söylüyor. Özellikle son yıllarda birçok ülkede metal dedektörler, sıkı disiplin politikaları ve güvenlik odaklı uygulamalar yaygınlaşsa da bunlar tek başına yeterli olmuyor.
Günümüzde bilimsel olarak en etkili bulunan modellerin, “polisleşme” yerine “takımlaşma” olduğuna dikkat çeken Altekin, çocukları yalnızca “tehlikeli” ya da “problemli” olarak etiketlemek yerine ihtiyaçlarını anlamaya odaklanmak gerektiğini söylüyor. Ona göre asıl mesele, hangi çocuğun zorlandığını erken fark etmek ve destek mekanizmalarını devreye sokabilmek.
Eyüboğlu da aile içindeki iletişimin belirleyiciliğine dikkat çekiyor.
“Kendini değerli hisseden gençlerin empati kurma ve dürtülerini denetleme becerileri çok daha gelişmiş olur” diyor.
“Okul ortamında gençlerin yalnızca akademik başarıları değil, öğretmen ve akran ilişkileri de titizlikle ele alınmalı. Zorbalık mağduriyeti veya bu yönde davranışları olan çocukların hızla tespit edilmesi, gence bütüncül bir yaklaşımla destek verilmesi hayati önemde. Toplumsal düzeyde ise şiddetin kesinlikle normalleştirilmemesi ve şiddet eylemlerine prim verilmemesi elzem.”
Seda Karatabanoğlu